Hafta İçi İşte Pazar Evde Sıkılmak

Herkesin iş konusunda bir kabus senaryosu vardır. Kimi işten atılmaktan korkar, kimi itibar kaybetmekten, kimi başarısız olmaktan, kimi terfi edememekten… Benim iş konusundaki kabus senaryom; pazarları, ertesi gün işe gideceğim için içimi sıkıntı kaplamasıdır. Hayatta en korktuğum şey, sıkıcı bir işim olması ya da işimin sıkıcı hale gelmesidir. Bu korkumun kaynağı, iş hayatımın ilk yıllarında bende her pazar harakiri yapma isteği yaratan bir işte bir yıl çalışmış olmanın acısı olabilir. Üniversiteden sonra bir bankanın merkez şubesinde “Kredi Pazarlama Uzman Yardımcısı” olarak işe başlamıştım. Ne eğitimim ne de ilgilerim bankacılık/finans alanında olmadığı halde karizmatik bir yöneticinin dolduruşuna gelip kendimi bankacı olmaya çalışırken buluvermiştim. Havalı unvanıma rağmen gerçek görevimin ‘Tatsız Tuzsuz İşlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı’ olduğumu anlamam uzun sürmedi.

 

Anormal uzun saatler çalışıyor, çok sıkıcı işler yapıyor ve organizasyon şemasının en altındaki yeni yetme olarak bir amip kadar bile saygı görmüyordum. “Dayandım ve en tepeye çıktım, sabrımın karşılığını aldım” falan diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bankacılık günlerimin her dakikasından şiddetle nefret ettim. Yüzüme stres sivilceleri basmaya, bilançoların saldırısına uğradığım kabuslar görmeye başlayınca ‘tehlike çıkışlarını’ aramaya başladım. Allah’tan Çiller hükümeti bankaya el koydu da kabuslar sona erdi. Zira benim aklıma bile gelmemiş bu mucizevi dokunuş sayesinde, aklımdaki iki kötü seçenek (ya ben bankayı yakacaktım ya da sıkıntıdan ölecektim) dışında bir kurtuluş gerçekleşmiş oldu.

Pazar günleri içime çöken “pazartesi işe gitme kabusu“ndan kurtulduğum için nezaketen bile gizleyemeyeceğim bir mutluluk duydum. Pazar öğleden sonraları mideme giren kramp benzeri ağrı ve içime çöken sıkıntı hissi benim için önemli bir referans noktası oldu.

Formül çok basit: Pazar günleri insanın içinde işe gitme sıkıntısı varsa o işten hayır gelmez!

Çalıştığım bankaya el koyulduğu gece, tüm çalışanlar sabaha kadar binada kaldı. Bense eve giderek bir güzel uyudum. Pazar geceleri bulamadığım huzuru, bankaya el konulduğu gün yaşamıştım. Uzun zamandır hayalini kurduğum gazeteciliğe başladığımda ise bırakın ‘pazar kabusu’ yaşamayı, pek çok kez gönüllü olarak tatilimden, hafta sonumdan, gecemden, uykumdan, gezip tozmaktan, arkadaşlarımdan, ailemden hiç gocunmadan fedakârlık ettim ve bundan rahatsız olmadım. Bu yüzden de benim için en önemli kriterin, işimi yaparken ve iş yerimde sıkılıp sıkılmadığım olduğunu fark ettim. ‘İş’ ve ‘sıkıntı’ kavramlarının yan yana gelmesi sadece benim için sorun değil…

Dünyanın her yerinde işinden ölesiye sıkılan insanlar var. Özellikle servis sektörü çalışanlarında rastladığınızda kabus gibi olabilen bu durumun, tahminim çok üzerinde bir yaygınlığa sahip olduğunu ise yeni öğrendim.

Dünyanın en büyük araştırma şirketlerinden Gallup’a göre Amerikalıların yüzde 71′i ya işlerine karşı hiçbir ilgi duymuyor ya da aktif olarak kendilerini işlerinden uzak tutmaya çabalıyor. Bu yüzden de şu sıralar ABD’de popüler konulardan biri, ‘işinden çoook sıkılan çalışanlar’ ve ‘sıkıntı, stresin yerini mi alıyor’ sorusu… Pek çok araştırmaya iş yerinde sıkılan çalışanların performansı düşüyor, işlerini sabote ediyorlar, işten ellerini çekiyorlar, iş arkadaşlarına mobbing uyguluyor ve giderek depresif oluyorlar.

 

Tüm bunların bedeli ise çok yüksek: Verimlilik düşüyor, büyük zararlara neden olabilen bariz hatalar yapılıyor hatta büyük kazalar yaşanabiliyor.Yine Gallup’un daha önceki bir araştırmasına göre 155 şirkette çalışan bağlılığının yüzde 33 artması, firma başına 5.4 milyon dolar kâr getirmiş. 155 şirket X 5.4 milyon dolar hesabının sonucu da, bankacılık günlerindeki hislerimin ülke ekonomisine zararları hakkında bilgi veriyor. İşlerinde anlam bulamayan ya da her gün aşağı yukarı aynı görevleri icra edenler sıkılmaya daha yatkın oluyor. Benzer biçimde iş üzerinde kontrolümüz olmaması, önemli kararlarda etkisiz bırakılmak, yeterince geribildirim almamak, olumlu kabul görmemek, işinde yetkin olmamak, geliştiğini ya da ilerleme kaydettiğini hissetmemek, büyük bir hedefe doğru ilerleyememek diğer sıkıntı kaynakları…

Pek çok işveren veya yönetici, bir çalışanı yeterince ‘yüklemezlerse’ sıkılacağı gibi yanlış bir varsayımla hareket ediyor. Oysa sıkıntı yüklenmekten değil, yeterince ‘zorlanıp zorlanmadığımız‘la ilgili. Krizler dolayısıyla herkes daha meşgul olabilir ama bu, ilginç ya da anlamlı işler yaptığımız anlamına gelmiyor ya da yeteneklerimizle kapasitemizi her gün zorluyoruz demek de değil. Aklımızla kalbimizi daha az ortaya koyduğumuz halde daha fazla iş yapıyorsak, ölümcül bir sıkıntıya gark olmamız -bence- kaçınılmaz. Her gün en iyi yaptığımız şeyi daha iyi yapabilmenin tatlı rekabetiyle yorulmuyorsak hayal kırıklığı ve boş bir yorgunlukla başa çıkmak zorunda kalıyoruz. Ve bunda kaybeden sadece biz değil, şirketlerimiz ve genel ekonomi de oluyor. Biz de sessiz biçimde acı çekip ani bir çıkış tabelası bulana kadar zararlı varlığımızı sürdürüyoruz.

Peki ne yapacağız?

Bir yönetici ya da patron olarak aşağıdaki sorulara verdiğiniz cevapları beğenmiyorsanız, farkında olmasanız da ekibiniz sıkıntıdan patlamak üzere olabilir:

1. Sizinle çalışanlar onlardan tam olarak ne beklediğinizi biliyor mu?

2. Kaçı “her gün en iyi yaptığım şeyi yapma fırsatı buluyorum” diyordur?

3. Son yedi gün içinde kaç kişiyi iyi yaptıkları şeyler için övdünüz?

4. Kaç kişi sizin için “benimle insan olarak da ilgileniyor” der?

5. Son altı ayda çalışanlarınızın kaçına, performansları ve gelişimiyle ilgili geribildirimde bulundunuz?

Ve bence son olarak “Pazar günleri, çalışanlarınızın kaçının içine tarif edilemez bir iç ve iş sıkıntısı çöküyordur?”

İddia ediyorum ki insanların üzerindeki pazar sıkıntısını hafifletin, her şey çok güzel olacak…